18 Ağustos 2007 Cumartesi
SU KURUR TÜRK UYUR
http://www.milliyet.com.tr/2007/08/18/son/sontur03.asp
Ortaokul coğrafya derslerini çok severdim çünkü dersleri veren Abdullah hoca gerçekten konusuna hakim, üstüne üstlük hitabet yeteneği de sağlam bir öğretmendi. Genel Türkiye coğrafyasında üstüne basa basa ırmaklarımızı nasıl hor kullandığımızı anlatır ve batının Türklerin bu vurdumduymazlığını nasıl isimlendirdiğini şu cümleyle açıklardı: Su akar Türk bakar!..
Aradan bir on yıl geçti; o zaman bize anlatılanlar aynen gerçekleşmekte ancak yetkililer aynı bilgisizliğini, daha kötüsü ilgisiziliğini de aynen korumaktalar. Hal böyleyken küresel ısınma ve kuraklıkla ilgili özlü sözleri güncelleme zamanı geldi: Artık batılılar -hele bu tarz haberler gazetelerimizi süslemeye de devam edeceğine göre- bizi, suya yaklaşımımızı ancak şöyle anlatabilirler: Su kurur Türk uyur!..
Boşu boşuna iyi dilek ve temennilerde bulunmayacağım, anlamı yok zira...
22 Haziran 2007 Cuma
ESKİLERDEN SAPTAMALAR
NEDEN AKP? (2002)
Sorumuzun basit bir cevapları var. Bunlardan birincisi din. “Din toplumların afyonudur.” lafı tekerrür etti belki de. Belki de dini gelişimimizi tamamlayamamamız… Ya da çağı 500-600 yıl geriden takip etme alışkanlığımız… Bu noktada bir diğer etken olarak feodalite ortaya çıkıyor. Bunları kısaca inceleyelim…
İnsanları feodaliteye iten etmenlerden biri midir yoksa feodalitenin sonucu mudur tartışılabilir ama bağnazlığın bu kavramla çok alakalı olduğu kesindir. Avrupa feodaliteyi Orta Çağ’da yaşamıştır ve en bağnazca yaklaşımları yaşadıkları dönem de Orta Çağ’dır. Diğer yandan Osmanlı’nın bağnazlaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan gerileme ve yıkılma dönemleri ayrıca feodalitenin de yaşandığı dönemdir. Evet, bizde ağalar, paşalar, beyler; bu dönemde başladılar köylüyü ezmeye ve onları dinle sömürmeye. Kurtuluş mücadelesinin ortaya çıktığı dönemde de zaten bunun büyük bir baskısı mevcuttu. Türklerin önemli bir özelliği de zor dönemlerde kendilerini hep dinin o sıcak kollarına bırakmalarıdır zaten. Peki Latin Amerika’da bu böyle miydi?
Orta Çağ’ı bitiren süreçler olan Rönesans ve Reform hareketleri özgür düşüncenin de güç kazanmasına yol açtı. Farklı mezhepler ortaya çıktı. Bu, doğanın genel bir kuralını işler hale getirdi bir anlamda: Çeşitlilik, gelişmenin ön şartı ve sağlayıcısıdır. Latin Amerika 16. yüzyıl itibariyle keşfedildi ve katolik İspanyol ve Portekizlilerce Hristiyanlaştırıldılar. Ancak son iki yüzyılda yeterince dini sorgulama şansı buldular. En azından Avrupa’daki sorgulamalara ulaşabildiler. Bizdeyse tam tersine dini eleştirenler, ona yeni bir boyut getirenler daima yok edildiler. “En el Hak!”, yani ben Allah’ım felsefi düşüncesi bile bağnazlarca katil sebebi olarak kullanılabildi(Halbuki düşüncenin aslı her yerde, her şeyde o var mantığıydı ve vahdet-i vücut düşüncesiyle aynı paraleldeydi.)
Che Guevara’nın da ortaya koyduğu gibi devrimin en önemli ayaklarından biri halkın bilinçlendirilmesidir. Bunun için en önemli silah da toprak reformudur. Bunu göz önüne alarak kendi kurtuluş mücadelemizi irdeleyelim: Mücadeleyi yürüten yine halk ama kimlerce güdülüyorlar:askerler ve toprak ağaları.İlginçtir, günümüzde de bu iki grup en güçlüleri. Halk ne için savaşıyor: Vatan, millet, Sakarya!!!Bunun dayanağı ne: din. Dini bu kadar göz önüne çıkaran kim:savaşa komuta edenler; belki askerler değil ama toprak ağaları. Orta Çağ papazlarının yerineyse toprak ağalarının tamamlayıcıları olarak elimizde hocalar, mollalar, müftüler var. Toprak reformundan hiç mi bahsedilmedi; bahsedildi. Peki sonuç: sonuç bir hiç.
Günümüze gelelim. Şu anda durumu birbirine benzeyen iki ülke:Brezilya ve Türkiye… İkisinde de halk yüzyıllardır sömürülüyor. İkisinde de sömürü had safhaya ulaşmış durumda. İkisinde de yeni bir seçim oluyor. Oylar kime gidiyor: Brezilya’da sosyalistlere bizdeyse dincilere. İşte dinin gücü! Biz ne zaman sıkışsak hep Allah’a koşup tevekkül etmiş bir milletin torunlarıyız. Bizden başka ne beklenebilir ki! Hem de aynı lakırdıları dinliyor olmamıza rağmen.
Cumhuriyeti, demokrasiyi bu halk almadı, ona verdiler ve asıl sorun bu noktada çıkıyor. Biz hak etmedik, hak edene kadar da kaybetmeye mahkumuz.
31 Mayıs 2007 Perşembe
milliyet.com.tr yorumcuları ve eğitim düzeyimiz
Dur bakalım, bir soluklan, diyebilirsiniz; o yüzden baştan alayım: Sürekli interneti olup ne yapacağını bilemeyen her insan gibi ben de günde bilmem kaç kere Milliyet'in Hürriyet'in haber sitelerine girip bir göz atıyorum. Daha kullanışlı olmasından dolayı Milliyet'in sitesini daha çok tercih etmekteyim. Ancak her açtığım haberde, yok bu sefer bakıp da kafamı bozmuycam, desem de dayanamayıp alt taraflara doğru bir göz atıyorum ve o ne olduğu belirsiz yorumlarla karşılaşıyorum. Misal, bu yazıyı yazmaya başlamama sebep olan haber: İngiltere'de bir cani, hapisten çıktıktan sekiz saat sonra otobüste bir adamı yedi yerinden bıçaklayarak öldürmüş. Olayın gelişimi şöyle; otobüste seyahat etmekte olan bir çiftin üzerine, elindeki paketten çıkardığı cipsleri atıp duran canimize delikanlı sert çıkışmaya kalkmış ve bu ikisi kavgaya tutuştuktan kısa bir süre sonra da zavallı kanlar içinde yere kapaklanmış. Ve en tepede yer alan yorum; "bir cipse bir can-- gereksiz ve ani sinirlenmeler! yazık olmuş". Hemen ardındakiyse şöyle: "Gençlik her yerde-- anlaşılmaz bir şiddet içinde, yazık" Bunlar nasıl yorumlardır yaa, kahvede çayını höpürdeten yaşlı amcanın yanındaki emekli kankasına kuracağı tarzda cümleleri oturup da neden yazmaya uğraşırsınız oralara. Eminim, sizin de benim gibi ne yapacağını şaşırdığı anları oluyor bilgisayar karşısında; ama yorum yapmayı bilmiyorsanız da yazmayın kardeşim; hayret bişey. Bu ne ilk ne son; girin siteye, herhangi bir haberin altında yüz yorum, arada ikili üçlü sataşmalar çatışmalar ama dişe dokunur bir duygu, düşünce bulmak neredeyse imkansız. Tabi, hayatı para olan böyyük medyamız da sitelerinin hit almasına, dünyada ilk ona falan girmesine bakıyor. Ne zaman dertleri bu halkı eğitmek oldu ki zaten. Dahası koydukları haberlere attıkları başlıklar o siteleri yönetenlerin de yorumcuların kafasında olduğunu gösteriyor:"Otobüste Cips Cinayeti" diye başlık atana ne yorum yapılabilir ki başka!..
Yazık; böylesi sitelere yazılan kıytırık yorumları okudukça ülkenin alabileceği yol, gideceği hedef vesaire ile ilgili düşüncelerim daha da yerle bir oluyor. Ve aklımdan her an aynı cümle geçiyor; hak ettikleri gibi yönetilirler. Tabi şu da bir gerçek; bu insanların eğitim seviyesinin hali onların suçu değil, bu ülkeyi atmış yıldır yönetenlerin basiretsizliği. Ama ne bileyim; birşeyleri öğrenmenin, kendini geliştirmenin bu kadar kolay olduğu bu çağda acaba bu bir bahane olabilir mi? Hayatım devlet okullarında geçti şu seneye kadar ve kendini geliştirmek isteyen birine; dur, ne yapıyorsun, delirdin mi sen, dendiğini görmüş işitmiş değilim. Tamam sistem içler acısı bir halde ama herşeyin suçunu sisteme, başkalarına atmak da bir yere kadar.
Son olarak, bahsettiğim haberin bağlantısını veriyorum, siz de bir bakın da söyleyin bakalım ben mi abartıyorum herşeyi: yoruma gel
22 Mayıs 2007 Salı
BOMBAYLA GELEN VAHŞET
Ne yazık ki 1938'e kadar yapılanların üzerine konan taşların nadirliği ülkemiz insanının eğitim seviyesinin acınası halde olduğu gerçeğini somut bir şekilde vurgulamakta ve hal böyleyken bu tehlikeyi; dahili ve harici bedhahları, halkımıza anlatmak, onları aydınlatmak gerçekten zor. Televizyon neslinin büyümesi ve yavaş yavaş ülkeyi yönetecek kadrolara eklenecek olmasıysa gelecekle ilgili kaygıları had safhaya çekmekte: televizyonun bir silah olarak kullanıldığı günümüzde bu neslin çağın gerçeklerine bakışı, değerlendirme yeteneği bu kaygıların haklılığını ortaya koymakta.
Çizdiğim resim gerçekten iç karartıcı ve ne yazık ki somut bir çözüm önerisine sahip olmaktan uzağım, yapılabilecek en iyi şey kendini en iyi şekilde yetiştirip kendi küçük emeğini daha büyük bir amaca eklemek olsa gerek. Umarım bu küçük emekler toplamı bir çığ olmayı başarır günün birinde ve bu çığ ülkenin üstünü örten değil üstündekileri üç tarafındaki denizlere süpüren cinsten olur...